Bir gencin hikâyesini anlatmak istiyorum.
Aslında bu, tek bir gencin değil; yıllardır emeği ile hayalleri arasında sıkışıp kalan binlerce insanın hikâyesi.
Genç bir hukukçu...
Hakimlik-savcılık sınavına giriyor.
341'inci oluyor.
Atanacak aday sayısı ise 800.
Normal şartlarda bu tablo, tek bir şeyi ifade eder: Emek karşılığını bulmuştur. Devlet, yaptığı sınavla "Başardın, göreve hazırsın." demiştir.
Fakat ne yazık ki iş burada bitmiyor.
Çünkü bugün birçok gencin zihninde aynı soru dolaşıyor:
"Gerçekten çalışmak yeterli mi?"
Bu genç de mülakata giriyor ve eleniyor.
Kendisi bana ulaştığında, yalnızca yaşadığı haksızlığı anlattı. Ben de ilgili bir tanıdığı arayarak çok net bir cümle kurdum:
"Bu genç 801'inci olsaydı sizi aramazdım. Ama bu genç 341'inci. Tek ricam, hakkı neyse o verilsin."
İstediğim hiçbir ayrıcalık değildi.
Sadece emeğin korunmasıydı.
Sonuç değişmedi.
Mülakatta elendi.
İnsanı en çok üzen de budur.
Çünkü o gün sadece bir aday elenmedi.
Bir genç, devletine duyduğu güvenin bir kısmını kaybetti.
Alın terinin karşılığını alabileceğine dair inancını kaybetti.
"Demek ki çalışmak tek başına yetmiyormuş." düşüncesiyle baş başa kaldı.
Daha sonra çok daha gerilerden sıralamaya sahip bazı adayların atandığı yönünde iddialar duyulduğunda ise akıllardaki soru daha da büyüyor:
341'inci olanın elendiği, daha geride olanların geçtiği bir sistemde, gençlere adalet duygusunu nasıl anlatacağız?
Fakat bu genç pes etmedi.
Yeniden hazırlandı.
Yeniden emek verdi.
Yeniden umut etti.
Bu kez 230'uncu oldu.
Ben de kendi kendime, "Artık kimseyi aramaya gerek yok. Böyle bir başarı zaten kendi hakkını teslim ettirir." diye düşündüm.
Fakat sonuç yine değişmedi.
Yine mülakatta elendi.
İşte asıl sorgulamamız gereken nokta tam da burasıdır.
Bir genç kaç kez başarılı olmak zorunda?
Kaç kez derece yapmalı?
Kaç kez kendini ispat etmeli?
Devlet, hangi başarıdan sonra "Evet, bu evladımız bu görevi hak ediyor." diyecek?
Mülakat, doğru uygulandığında elbette kamu hizmeti açısından faydalı bir araç olabilir. Ancak objektiflik konusunda toplumda oluşan güçlü şüpheler giderilemediğinde, mülakat sadece meslekleri değil; gençlerin devlete duyduğu güveni de zedeler.
Bugün konuşmamız gereken mesele yalnızca bir adayın yaşadığı mağduriyet değildir.
Asıl mesele, gençlerin adalet duygusunu kaybetmesidir.
Çünkü bir ülkede gençler çalışarak hak ettikleri yere gelebileceklerine inanmayı bırakırsa, kaybeden yalnızca o gençler olmaz.
Kaybeden; hukuk olur.
Kaybeden; devlet ile vatandaş arasındaki güven bağı olur.
Kaybeden; ülkenin geleceği olur.
Ben, hiçbir gencin hakkının torpile ya da ayrıcalığa bağlı olduğu duygusuyla yaşamasını istemiyorum.
İstediğim şey çok basit:
Çalışanın emeğinin karşılığını aldığı, liyakatin tartışılmadığı ve adaletin herkes için aynı şekilde işlediği bir Türkiye.
Çünkü güçlü devlet, vatandaşından sadakat bekleyen değil; önce vatandaşına adalet gösteren devlettir.